TÜRK - İSLAM BİRLİĞİ NASIL BİR BİRLİKTİR?

07:59 / Gönderen Baran /


Türk-İslam Birliği, bir sevgi birliğidir, muhabbet birliğidir, gönül birliğidir. Bu birliğin temeli, sevgi, fedakarlık, yardımseverlik, merhamet, hoşgörü, anlayış ve uzlaşıdır. Ayrıca insana saygı, sanatta, bilimde ve teknolojide en yüksek noktaya ulaşmak birliğin hedefidir. Birliğin kurulmasıyla, sadece Türk toplumları ve Müslümanlar değil, tüm dünya aydınlığa kavuşacaktır.

Türk-İslam Birliği tahakküm edici, zorlaştırıcı, bürokratik bir birlik olmayacaktır. "Herkes bize tabi olsun, geri kalanlar da köle gibi olsun" anlamında ezmeye dayalı bir birlik değildir. Düşmanlık yapmak, intikam almak veya bir tehdit unsuru olmak için değil, dünyada barışın tesisi için var olacaktır. Bu bir birlik vesilesiyle her dinin mensubu dilediğince ibadetini yapabilecek, kendi dinince kutsal sayılan her yeri ziyaret edebilecek, malı, canı, namus ve şerefi Türk-İslam Birliği'nin güvencesinde olacaktır.



Bu birlik altında inanmayanlar ve dinsizler de huzur içinde yaşayacaklar, fikirlerini diledikleri gibi ifade edeceklerdir.

Türk İslam Birliğinin kurulmasıyla, Amerika, Avrupa, Çin, Rusya, İsrail kısaca tüm dünya rahatlayacaktır. Terör sorunu son bulacak, hammadde kaynaklarına ulaşım garanti altına alınacak, ekonomik ve sosyal düzen korunacak, kültürel çatışma tamamen ortadan kalkacaktır. Amerika askerlerini topraklarından binlerce kilometre uzağa göndermek zorunda kalmayacak, İsrail duvarlar arkasında yaşamayacak, Avrupa Birliği ülkeleri ekonomik herhangi bir engelle karşılaşmayacak, Rusya güvenlik endişesi duymayacak, Çin hammadde sıkıntısı çekmeyecektir.

Sadece Türk-İslam coğrafyasına değil, tüm dünyaya aydınlık getirecek bu birliğin tesisi için vicdan ve sağduyu sahiplerinin itttifakı önemlidir. Türk-İslam dünyası bu gelişmeyi büyük bir şevk ve heyecanla beklemektedir. Atılan her adım coşkuyla karşılanacaktır.

Türk İslam Birliği'nin en önemli özelliği, Musevileri, Hıristiyanları, Ermenileri Ortodoksları sevgiyle ve şefkatle kucaklaması, dinlerine ve inançlarına saygı göstermesi, onları kardeş bilmesi, toprak bütünlüklerine, can güvenliklerine, zenginliklerine ve refahlarına yönelik politikalar üretmesidir.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

KİTAP EHLİ'NE ÇAĞRI; GELİN BİRLİK OLALIM

07:56 / Gönderen Baran /




Dünyanın barışa, dostluğa ve kardeşliğe belki de en çok ihtiyaç duyduğu dönemlerden birini yaşamaktayız. 20. yüzyıla damgasını vuran çatışmalar ve savaşlar, yeni yüzyılda da tüm hızıyla devam ediyor, dünyanın dört bir yanında masum insanlar bu savaşlardan dolayı maddi ve manevi kayba uğruyorlar.
Dayanışmanın ve yardımlaşmanın güçlenmesine duyulan acil ihtiyaca rağmen, bazı çevrelerin halen çatışmayı özellikle de dünyanın iki büyük ve köklü medeniyeti arasında çatışmayı körüklüyor olmaları, üzerinde durulması gereken önemli bir sorundur. Bu kişilerin talep ettiği gibi bir medeniyetler çatışması yaşanmasının tüm insanlık için büyük bir felakete neden olacağı ise açıktır. Böyle bir felaketin engellenmesinin en önemli yollarından biri, medeniyetler arasında diyaloğun ve iş birliğinin güçlendirilmesinden geçmektedir. Üstelik bu hiç de zor değildir. Çünkü İslam ve Batı dünyası arasında, bazılarının iddia ettiği gibi derin farklılıklar yoktur. Tam tersine, İslam medeniyeti ve Batı medeniyetinin temelini oluşturan Yahudi-Hıristiyan kültürü arasında pek çok ortak yön bulunmaktadır. Bu ortak yönler temel alınarak, birleşmek hiç de zor olmayacaktır. Özellikle de, içinde bulunulan şartlar göz önünde bulundurulduğunda...

Bir Olan Allah'a İman Edenlerin İttifakı

Bugün dünya üzerinde büyük bir fikri mücadelenin devam ettiği ve dünyanın iki kutuba bölündüğü bir gerçektir. Ancak bu iki kutubun tarafları Müslümanlar ve Yahudiler/Hıristiyanlar değildir. Bu iki kutubun bir tarafında, Allah'ın varlığına ve birliğine iman edenler diğer tarafında ise inkarcılar, diğer bir deyişle bir tarafında din ahlakını savunanlar diğer tarafında da din ahlakına karşı olan ideolojileri savunanlar yer almaktadır. Din ahlakına karşı olanların ve ahlaki değerleri hedef alan güç merkezlerinin, ellerindeki geniş imkanları birleştirdikleri ve inançlı dindar insanlara karşı ittifak halinde hareket ettikleri yaşanan bir gerçektir. Bu şer ittifakını fikri anlamda yok etmek, dinsiz materyalist telkinlerin olumsuz, yıkıcı sonuçlarını ortadan kaldırmak, güzel ahlakın, mutluluğun, huzurun, güvenliğin, refahın hakim olduğu toplumları meydana getirmek için ise, kutubun diğer tarafında yer alan üç önemli gücün; Müslümanların, samimi olarak iman eden Hıristiyanların ve dindar Yahudilerin bu ortak amaç doğrultusunda bir araya gelmeleri gereklidir.

Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanların ortak inanç esaslarına, ortak ibadetlere, ortak ahlaki değerlere, ortak düşmanlara sahip oldukları her üç İlahi dinin de Kutsal kitaplarında anlatılmaktadır. İnançlı, samimi, vicdanlı ve sağ duyulu Hıristiyanlara, Yahudilere ve Müslümanlara düşen, kötülüklere ve kötülere karşı ortak bir mücadele yürütmek, yardımlaşmak, birlik ve beraberlik içinde çalışmaktır. Bu birlik, sevgi, saygı, hoşgörü, anlayış, uyum ve iş birliği prensipleri temel alınarak bina edilmelidir. Durumun ne kadar acil olduğu göz önünde bulundurulmalı; çekişme, tartışma ve ayrılığa yol açacak unsurlardan şiddetle kaçınılmalıdır.

Geçmişte bu dinlerin mensupları arasında çeşitli anlaşmazlıklar olmuş olabilir; bu tarihi bir gerçektir. Ancak bunlar, Hıristiyanlık, Yahudilik ve İslam'ın özünden değil, devletlerin, toplulukların ve bireylerin hatalı karar ve düşüncelerinden, çoğu zaman ekonomik veya siyasi çıkar ve beklentilerinden kaynaklanmıştır. Yoksa, her üç ilahi dinin ortak amaçlarından biri, tüm insanların barış, huzur, güvenlik ve mutluluk içinde yaşamalarıdır ve buna aykırı bir çatışma üç dine göre de yanlıştır.

Hıristiyanlığın temeli olan Yeni Ahit'e, Yahudiliğin temeli olan Tevrat'a ve İslam'ın temeli olan Kuran'a baktığımızda, karşılıklı ilişkilerde en güzel söz ve davranışların tavsiye edildiğini görürüz. İnananların diğer insanlara karşı benimsemeleri gereken davranış biçimi İncil'de şöyle anlatılır:

Birbiriniz ve tüm insanlar için her zaman iyiliği amaç edinin. (Selaniklilere I. Mektup, 5/15)
Tevrat'ta ise, Yahudilerin insanlara iyilikle davranmaları gerektiği şu şekilde ifade edilir:

Kötülüğü değil, iyiliği arayın ki yaşayasınız, ve böylece Rab, orduların Allah'ı, dediğiniz gibi sizinle beraber olur. Kötülükten nefret edin ve iyiliği sevin ve kapıda hakkı pekiştirin... (Amos, Bap 5, 10-15)

Kuran'da ise Rabbimiz, pek çok ayetinde güzel ahlakın, iyiliğin, kötülüğe iyilikle karşılık vermenin önemini bildirmiş, Yahudilere ve Hıristiyanlara yani Kitap Ehli'ne karşı da, Müslümanların iyi niyet ve hoşgörü ile yaklaşmalarını buyurmuştur. Kuran'da Ehl-i Kitap'ın, yani Hıristiyanlar ve Yahudilerin, müşriklere (yani putperest veya dinsizlere) göre, Müslümanlara daha yakın oldukları açıkça bildirilmiştir. Ehl-i Kitap, temeli Allah'ın vahyine dayanan ahlaki kıstaslara, haram ve helal kavramlarına sahiptir. Bunun için Kitap Ehli'nden kimselerin pişirdiği bir yemek, Müslümanlar için helal kılınmıştır. Aynı şekilde Müslüman erkeklere Kitap Ehli'nden kadınlarla evlenme izni verilmiştir. Bunlar sıcak insani ilişkiler ve huzurlu bir ortak yaşam kurulmasını sağlayacak esaslardır. Kuran'da bu ılımlı ve hoşgörülü bakış tavsiye edilirken, Müslümanların aksi bir fikirde olması düşünülemez.

Allah, Müslümanlara Kuran'da, Kitap Ehli'ne karşı güzel söz söylemelerini bildirmiştir. Kitap Ehli ile müminler arasındaki en önemli ortak yön, hiç kuşkusuz bir olan Allah'a imandır:

... Kitap Ehliyle en güzel olan bir tarzın dışında mücadele etmeyin. Ve deyin ki: "Bize ve size indirilene iman ettik; bizim İlahımız da, sizin İlahınız da birdir ve biz O'na teslim olmuşuz." (Ankebut Suresi, 46)


Dindar Yahudilere Çağrı

Bugün Yahudiler ile Müslümanlar arasında bir an önce çözüme kavuşturulması gereken sorun Filistin'dir. Her iki tarafın da büyük kayıplar vermelerine neden olan ve mevcut politikalarla son bulmayacağı açıkça görünen Filistin sorunu, din dışı bir ideoloji olan Siyonizmin bölgeye girmesiyle başlamıştır. Bundan önce ise, her üç İlahi din için de kutsal kabul edilen bu topraklarda, Hıristiyanlar gibi Yahudiler de Müslümanlarla asırlar boyunca, birarada huzur ve güvenlik içinde yaşamışlardır. Bu gerçek, günümüzde pek çok Müslüman ve Yahudi din adamı, düşünür, siyasetçi tarafından da açıkça ifade edilmektedir.

Siyonizm, Filistin'de bir Yahudi devleti kurmak uğruna, bu topraklarda yaşayan tüm Yahudi-olmayan insanları şiddet ve terör yoluyla yurtlarından etmek ve hatta gerekirse katliama uğratmayı hedefler. Irkçı, şoven ve işgalci bir ideolojidir. Kimi zaman sahte bir dindarlık kisvesine de bürünerek, ortaya atıldığı günden bu yana Yahudi ve Hıristiyan dünyasından pek çok kişiyi etkisi altına almıştır. Özellikle İsrail devletinin kurucu kadrosunda yer alan bazı Siyonistler, bu ideolojiyi İsrail devletinin resmi ideolojisi haline getirmişler ve Siyonizmin etkisinin bugüne dek devam etmesini sağlamışlardır. Ancak bugün gerek barış yanlısı İsrail vatandaşları, gerekse dünyanın diğer ülkelerinde yaşayan Yahudilerin önemli bir kısmı Siyonizme karşı çıkmakta, Siyonist uygulamaları şiddetle eleştirmektedirler. Bunun temelinde, Siyonizmin ilk dönemlerinde öne sürülen propagandaların aksine, şiddet yanlısı olduğunun, huzur ve güvenliği açıkça tehdit ettiğinin ve yalnızca Arapların değil Yahudilerin de büyük kayıplar vermesine neden olduğunun yaşanan tecrübelerle ispat edilmiş olması vardır. Tarih, Siyonist ideolojiden vazgeçilmediği müddetçe, Yahudilerin -dolayısıyla da komşularının ve bölgenin- barışa kavuşamayacağını göstermektedir.

Siyonizmin gerçek yüzünü görenler ve asıl amacını anlayanlar, tehlikenin boyutlarını daha iyi kavramaktadırlar. Bilgi eksikliği ya da yanlış yönlendirmeler nedeniyle, Siyonizmin etkisine kapılanlar ise bilerek veya bilmeyerek çok tehlikeli bir oyunun parçası haline gelmektedirler. Dünya barışının sağlanmasında önemli bir adım olacak Ortadoğu barışı için yapılması gereken işlerin başında, Siyonizmi tüm yönleri ile deşifre etmek, bu sapkın ideolojinin etkisi altına girenleri yanılgılarından kurtarmaya gayret etmek ve bu yönde yoğun kültürel çalışmalar yapmak gelmektedir. Samimi olarak iman eden Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanların ittifakı ile yürütülecek bu çalışmalar kısa süre içinde netice verecektir. Siyonist propagandaların etkisi altında kalanlara, büyük bir yanlışın içinde olduklarının gösterilmesi ve doğru yola davet edilmeleri, yeryüzünde barışın hakim olmasını isteyen herkesin sorumluluğudur.

Kuşkusuz Hz. Yakup'un soyundan gelen Yahudilerin, ataları olan İsrail peygamberlerinin topraklarında yaşamaya, bu topraklardaki tüm kutsal mabedlerinde diledikleri gibi, özgürce ibadet etmeye hakları vardır. Ancak bu toprakların tümünde siyasi egemenlik kurmaya kalkmak, bunun için bu topraklarda binlerce yıldır yaşayan insanlara karşı şiddet kullanmak, onları yurtlarından etmek, dahası bir de bu işgali korumak için tüm Ortadoğu'yu istikrarsızlaştırmaya çalışmak çok yanlıştır.

Samimi olarak iman eden Yahudilerin, "katletmemenin", "hükümde haksızlık etmemenin", "öç almamanın", "suçsuzların kanını dökmemenin" Tevrat'ta yer alan emirler olduğunu göz önünde bulundurarak, Siyonizme karşı yürütülecek kültürel ve fikri mücadelenin ön saflarında yer almaları, bu konuda vicdan sahibi Hıristiyan ve Müslümanlarla ittifak etmeleri şarttır. Hz. Musa'nın hayatı ve yanındaki samimi Yahudilerle birlikte Firavun'a karşı verdiği mücadele Kuran'da pek çok ayetle bildirilmiştir. Hz. Musa, diğer tüm peygamberler gibi, Müslümanlar için kutlu ve mübarek bir insandır. Hz. Musa'ya indirilen Tevrat ise, (her ne kadar sonradan tahrif edilmiş olsa da) içinde hak hükümler içeren bir kitaptır. Allah Maide Suresi'nin, 44. ayetinde, "Tevrat'ı içinde bir hidayet ve nur olarak indirdiğini" bildirmekte ve "teslim olmuş peygamberlerin Yahudilere onunla hükmettiklerini" haber vermektedir. Yine aynı ayette, Yahudi yöneticilerin de Tevrat'la hükmetmeleri gerektiği söylenmiştir. Bu durumda samimi olarak iman eden Yahudilerin, Tevrat'ta bildirilen; "Allah'ın miras olarak sana vermekte olduğu memleketinin içinde suçsuz kan dökülmesin ve senin üzerinde kan olmasın" (Tesniye, Bap 19, 10) açıklaması gereği, Siyonizmin Ortadoğu'da döktüğü kana engel olmak için gayret etmeleri gerekmektedir.


Hz. İsa Sevgisi

Hıristiyanlık ve İslam arasındaki önemli kaynaştırıcı unsur ise her iki dinin mensuplarınca paylaşılan Hz. İsa sevgisidir. Kuran'da, tüm peygamberlerin aynı İlahi mesajları insanlara ilettikleri, onları müjdeledikleri ve uyardıkları, aynı zamanda toplumlarına en güzel şekilde örnek oldukları anlatılır. İşte bu nedenle Müslümanlar, peygamberlerin hepsine iman ederler, onlar arasında ayırım yapmazlar. Müslümanlar, Hz. Muhammed gibi, Hz. İsa'ya da iman eder, ona karşı büyük sevgi ve saygı duyarlar. İsa Peygamber, Kuran'da, "Allah'ın elçisi ve kelimesi" (Nisa Suresi, 171) olarak tanıtılır; onun insanlığa bir "ayet(alamet)" kılındığı (Enbiya Suresi, 91) bildirilir; mücadelesi, mucizeleri, hayatı hakkında çok önemli bilgiler verilir. İsa Mesih bir Kuran ayetinde şöyle övülmektedir:

Hani Melekler, dediler ki: "Meryem, doğrusu Allah kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir. O, dünyada ve ahirette 'seçkin, onurlu, saygındır' ve (Allah'a) yakın kılınanlardandır..." (Al-i İmran Suresi, 45)

Müslümanlar, İncil'in Allah katından indirilmiş İlahi kitap olduğuna (sonradan insanlar tarafından tahrif edilmiştir, ancak içindeki hak hükümlerin bazıları günümüze kadar korunmuştur) inanırlar. İncil'in Hıristiyanlara, Allah tarafından yol gösterici, doğruyu yanlıştan, helali haramdan ayıran vasıflarla indirildiğini bilirler. Nitekim Hz. İsa'ya verilen İncil'in nitelikleri bir Kuran ayetinde şöyle açıklanır:

Onların ardından yanlarındaki Tevrat'ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa'yı gönderdik ve ona içinde hidayet ve nur bulunan, önündeki Tevrat'ı doğrulayan ve muttakiler için yol gösterici ve öğüt olan İncil'i verdik. (Maide Suresi, 46)

Hıristiyanların diğer inançlı toplumlara kıyasla Müslümanlara özel bir dostluk içinde olacaklarına da Kuran'da dikkat çekilmiştir. Müslümanlara en yakın insanların Hıristiyanlar oldukları ve bunun nedeni bir ayette şöyle ifade edilmiştir:

... Onlardan, iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da: "Hıristiyanlarız" diyenleri bulursun. Bu, onlardan (bir takım) papaz ve rahiplerin olması ve onların gerçekte büyüklük taslamamaları nedeniyledir. (Maide Suresi, 82)

Bu ayette bildirilen yakınlığın ve sıcak ilişkilerin ilk örnekleri, İslam peygamberi Hz. Muhammed'in zamanında yaşanmıştı. Zulüm gören bazı Müslümanlar, Hz. Muhammed'in yönlendirmesiyle, Hıristiyan kral Necaşi yönetimindeki Habeşistan'a hicret ettiler; orada güvenlik ve huzur içinde yaşadılar. İslam'ın ilk yıllarında Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında hoşgörü, barış, saygı, iş birliği, yardımlaşma, din, inanç ve ibadet özgürlüğü esaslarına dayalı iyi ilişkiler kuruldu. Yine bu dönemde evlilik, ticaret, komşuluk gibi sosyal hayatın unsurları, tüm Müslümanlar ve Hıristiyanlara örnek olacak şekilde uygulandı.

Dahası, iki dinin kaynaklarında da "kendinden olmayanları düşman saymak" değil, kendinden olmayanlara da dostça yaklaşmak ve onlarla iyilik üzerinde ittifak etmek prensibi vardır. Bu konudaki önemli bir pasaj, Yeni Ahit'in Markos ve Luka kitaplarında geçer. Hz. İsa, kendilerinden olmayan bir kimseye soğuk davranan öğrencilerini uyarmış ve çok önemli bir bakış açısını ifade eden "bize karşı olmayan bizdendir" hükmünü vermiştir. İncil'de yer alan bu açıklamalar Hıristiyanlara, Müslümanlara bakış açısı konusunda yol gösterici olmalıdır. Müslümanlar bazı konularda Hıristiyanlar'dan farklı düşünmektedirler; ama hiç bir şekilde Hıristiyanlığa "karşı" değildirler. Aksine Müslümanlar, dünya üzerinde Hıristiyanlar dışında Hz. İsa'yı seven, kabul eden, yeniden dünyaya gelişini büyük bir heyecan ve şevkle bekleyen bir topluluktur.


Sonuç

Allah'a iman eden ve O'na kulluk eden Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar -her biri farklı bir şeriat üzerine de olsa- hayırlarda yarışmak, güzel ahlakı yaymak, din ahlakının gerektirdiği hoşgörülü, uzlaşmacı, insancıl, düşünce özgürlüğüne saygılı, insan haklarına önem veren ideal bir toplum yapısının meydana gelmesi için fikri alanda mücadele etmekle yükümlüdürler. Yani, Hıristiyanlar ve Müslümanlar, Allah'ın bildirdiği şekilde yaşamak, insanları güzel ahlaka ve iyiliklere çağırmak, kötülüklerden sakındırmak gibi konularda yarışmaya davet edilmişlerdir. Allah, farklı dinlere mensup insanların hayırlarda yarışanları gerektiğini ayetinde şöyle bildirmiştir:

... Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol-yöntem kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı; ancak (bu,) verdikleriyle sizi denemesi içindir. Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah'adır. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir. (Maide Suresi, 48)

Allah'a ve ahiret gününe iman eden, salih amellerde bulunan ve samimiyetle iyilik için gayret gösterenleri, Allah izni ile, kurtuluşa ve esenliğe kavuşturacaktır. Bu gerçek Kuran'da şöyle müjdelenmektedir:

Şüphesiz, iman edenler(le) Yahudiler, Hıristiyanlar ve sabiiler(den kim) Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve salih amellerde bulunursa, artık onların Allah katında ecirleri vardır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara Suresi, 62)

Müslümanların tüm bu esaslar üzerinde Kitap Ehli'ne saygı, sevgi ve anlayış ile yaklaşmaları ve onlara Kuran'ın "ortak bir kelimede birleşme" çağrısını en güzel şekilde iletmeleri gerekir. Müslümanlık ile Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin ittfakının sırrı bu çağrıdadır:

De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek bir kelimeye gelin. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim. (Ali İmran Suresi, 64)

Bu çağrının amacı inançlı tüm insanları, ortak amaçlar doğrultusunda birleşmeye; ateizme, din düşmanlığına ve sosyal ve ahlaki dejenerasyona karşı birlikte mücadeleye, el ele vererek güzel ahlakı yeryüzüne yaymaya davet etmektedir. Bu çağrı samimi, vicdanlı, hoşgörülü, yardımsever, uzlaşmacı, sağduyulu, güzel ahlaklı, barış ve adalet taraftarı tüm Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanlara yapılmaktadır.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

Cesur, Kararlı, Samimi, Şefkatli, Sevgi Dolu bir Yaklaşımla HEMEN HİÇ BEKLEMEDEN TÜRK-İSLAM BİRLİĞİ

07:47 / Gönderen Baran /



• Türk İslam Birliği`nin oluşmasında boşa geçen her gün bir kayıptır, bir zarardır.

• Hiç gecikme olmaksızın Türk İslam Birliği hemen oluşturulmalıdır.

• Bütün Türk milleti bu güzel birliği destekliyor ve onaylıyor.

• Bütün Türk devletleri, İslam ülkeleri bu birliği bir zaruret olarak görüyor. Sevinçle samimiyetle destekliyor.

• Amerika`nın, Rusya`nın, Çin`in, Avrupa`nın bütün dünyanın hem maddi hem manevi olarak lehine, hayrına olan bu birlik, bütün dünyaya barış, kardeşlik, sevgi ve ferahlık getirecektir.

• Türk İslam Birliği, dünyadaki terörü, karmaşayı, huzursuzluğu, küresel krizi derhal durduracak yegane çözümdür.

Türk-İslam Birliği, bir sevgi birliğidir. Muhabbet birliğidir, gönül birliğidir. Bu birliğin temeli, sevgi, fedakarlık, yardımseverlik, merhamet, hoşgörü, anlayış ve uzlaşıdır. Ayrıca insana saygı, sanatta, bilimde ve teknolojide en yüksek noktaya ulaşmak birliğin hedefidir. Birliğin kurulmasıyla, sadece Türk toplumları ve Müslümanlar değil, tüm dünya aydınlığa kavuşacaktır.

Son dönemlerde yaşanan gelişmeler, Türk-İslam alemi tarafından büyük bir şevk ve heyecanla beklenen Türk-İslam Birliği'nin kurulmasının çok yakın olduğunu göstermektedir. Bu tarihi birliğin ilk ve en önemli adımı ise Azerbaycan ve Türkiye'nin iki devlet, tek millet olarak birleşmesi olacaktır. Yakın gelecekte Türkiye süper devlet olarak, Türk-İslam aleminin liderliğini üstlenecek ve Kafkasya'dan Tanzanya'ya, Fas'tan Fiji'ye uzanan geniş bir coğrafyada, tüm Müslümanları tek bir çatı altında birleştirecektir.

Birlik olmak Türk-İslam dünyasına müthiş güç kazandıracaktır. İman edenlerin ittifakını güçlü kılan aslında onların imanları ve ihlaslarıdır. Gerçek dostluk ve ittifak ancak samimi iman ile kurulur. Müminler, birbirlerini araya hiçbir çıkar ya da menfaat beklentisi katmadan, halis niyetle ve sadece Allah rızası için sever, Allah rızası için dost olur ve Allah rızası için birlik olurlar. Temeli dünya üzerindeki en sağlam kaynağa, Allah sevgisine ve Allah korkusuna dayalı olan bu birliğin bozulması, dağılıp yıkılması Allah'ın dilemesi dışında hiçbir şekilde mümkün olmaz.


Türk-İslam Birliği dünyaya barış getirecektir

Türk-İslam Birliği öncelikle Müslüman ülkeler arasındaki anlaşmazlıkları çözüp İslam dünyasına sulh getirecek, öte yandan dünya genelinde çatışma ve savaşı kışkırtan her türlü hareketin karşısında yer alacak, savaşı körükleyen her türlü girişime karşı engelleyici bir güç olacaktır.

Türk İslam Birliğinin kurulmasıyla, Amerika, Avrupa, Çin, Rusya, İsrail kısaca tüm dünya rahatlayacaktır. Terör sorunu son bulacak, hammadde kaynaklarına ulaşım garanti altına alınacak, ekonomik ve sosyal düzen korunacak, kültürel çatışma tamamen ortadan kalkacaktır. Amerika askerlerini topraklarından binlerce kilometre uzağa göndermek zorunda kalmayacak, İsrail duvarlar arkasında yaşamayacak, Avrupa Birliği ülkeleri ekonomik herhangi bir engelle karşılaşmayacak, Rusya güvenlik endişesi duymayacak, Çin hammadde sıkıntısı çekmeyecektir.

Avrupa Birliği`nin terör endişesinden kurtulması onlar için çok büyük bir nimet ve lükstür. Türk-İslam Birliği, bunu sağlayacak kesin çözümdür. İslam âleminde ki bütün çilelerin, bütün kargaşanın bitmesi de Türk İslam Birliği ile mümkündür. Türk Devletler bu vesileyle, Avrupa ayarında hatta onu da geçen büyük bir medeniyet hamlesi yapabilirler. Çünkü Türk Devletleri potansiyel yönden çok zengin bir coğrafyadır. Türk İslam Birliği bu bölgeye büyük bir zenginlik, bereket, huzur ve kalite getirecektir.


Türk İslam Birliği Küresel Ekonomik Krizi Durduracak Yegane Çözümdür

Türk-İslam Birliği ticareti canlandıracak, ekonomiyi güçlendirecektir. Ekonomide, siyasi alanda ve kültürel sahada Müslüman ülkeler arasında gerçekleştirilecek bir bütünlük, geri kalmış olanların hızla ilerlemesine, gerekli imkana ve alt yapıya sahip olanların bunları en verimli şekilde kullanabilmelerine olanak tanıyacaktır. Ekonomik büyüme, bilim ve teknolojiye yapılacak yatırımları artıracaktır. Ekonominin gelişimi ile birlikte eğitim seviyesinde de doğal bir yükselme olacak, toplum çok yönlü gelişecektir.

Türk-İslam Birliği, Müslüman alemini de kalkındıracaktır. Oluşturulacak İslam ortak pazarı sayesinde, bir ülkede üretilen ürünler, gümrük, kota gibi sınırsal engellere takılmadan bir diğer ülkede kolaylıkla pazarlanabilecektir. Ticaret alanı genişleyecek, tüm Müslüman ülkelerin pazar payı artacak, ihracat gelişecek, bu, Müslüman ülkelerdeki sanayileşme sürecini hızlandıracak, ekonomide sağlanacak kalkınma ile teknolojide de gelişme yaşanacaktır.

Türk-İslam Birliği'nin tesis edilmesiyle enerji kaynakları da güvence altına alınacaktır. Türk-İslam Birliği'yle zengin yer altı kaynaklarının bulunduğu bölgelere istikrar ve barış hakim olacak, buralarda demokratik sistem en düzgün şekilde işleyecektir. Böylece bu kaynakların en verimli şekilde kullanılmasında ve kaynakların değerlendirilmesinde İslam ülkelerinin olduğu kadar diğer toplumların da hiçbir zarar görmeyeceği bir model oluşacaktır. Bu da, başta petrol üretimi ve fiyatları olmak üzere dünya ekonomik dengeleri açısından son derece önemli olan hususlarda, istikrarlı ve dengeli bir siyaset izlenmesini sağlayacaktır.

Ekonomisi güçlü bir Türk-İslam alemi, Batı dünyası ve diğer toplumlar için de önemli bir refah kaynağı olacaktır. Bu toplumlar karşılarında güven içinde, tedirginlik duymadan iş birliği yapabilecekleri, ticari faaliyet içinde olabilecekleri bir güç bulacaklardır. Ayrıca Batılı kurum ve kuruluşların sürekli olarak bu bölgelerin kalkınması için aktardıkları fonlara da gerek kalmayacak, bu fonlar dünya ekonomisinin güçlenmesi için kullanılacaktır.

Bu doğrultuda Türk milletine çok büyük görev düşmektedir. Türkiye'nin görevi tüm dünyaya huzur, refah ve bereket getirecek bu Türk-İslam aleminin lideri olmasıdır. Türk-İslam aleminin liderliği dünya tarihinin en büyük vazifelerinden birisidir. TÜRK MİLLETİNİN EN HAYATİ GÖREVLERİNDEN BİRİ BUDUR. Yani Türk Milleti olarak görevimiz sadece Türkiye'yi kurtarmak değil bütün Türk-İslam alemini kurtarmak ve dünya barışı ve refahını sağlamaktır.

Milli Değerleri Koruma Vakfı Başkanı Tarkan Yavaş, 14 Aralık 2008

Etiketler: , , , , , , , ,

ORTADOĞU’DA VE DÜNYADA HUZUR İÇİN TEK ÇÖZÜM: TÜRKİYE ÖNCÜLÜĞÜNDE İSLAM BİRLİĞİ

07:07 / Gönderen Baran /



Tarih, İslamiyet'in, Ortadoğu'ya adaletli, hoşgörülü, müşfik bir yönetim tarzı sunan tek inanç sistemi olduğunu göstermektedir.

Geçtiğimiz 20. yüzyılın en kanlı ve en huzursuz bölgesi Ortadoğu’da içinde bulunduğumuz günlerde yine kan ve gözyaşı hakim. Siz bu satırları okurken Ortadoğu bir kez daha çatışmalara sahne oluyor. Özellikle son zamanlarda yaşanan gelişmeler, kamuoyunda tüm bölgeyi içine alabilecek bir savaşın kapıda olabileceği izlenimini oluşturdu. Oysa Ortadoğu toprakları bir zamanlar böyle değildi. Aksine, Müslümanların tek bir çatı altında birlik olduğu dönemlerde bu bölgede asırlar süren bir istikrar, barış ve huzur dönemi yaşanmıştı. Ortadoğu'da 20. yüzyıla kadar süren istikrarın nedeni, bu topraklarda İslam ahlakının hakim olması ve Müslümanların birliktelikleriydi.

Son 1400 yıl içinde Müslümanlar Ortadoğu'ya hep birlik, dayanışma barış ve huzur getirmişlerdi. Oysa o dönemden sonra bölgede hasretle beklenen barışın inşa edilebilmesi için bugüne kadar yapılan tüm girişimler hep başarısızlıkla neticelendi. Bu yazımızda, bu gerçeğin bazı tarihsel örneklerini ele alacağız.


Hz. Ömer'in Filistin'e Getirdiği Barış ve Adalet

Filistin tarihindeki en büyük dönüm noktası, 637 yılında bölgenin İslam orduları tarafından fethedilmesiydi. Bu fetih, asırlardır savaşlara, sürgünlere, yağma ve katliamlara sahne olan, farklı inançlar arasında sık sık el değiştiren ve değiştirdikçe de yeni vahşetler yaşayan Filistin'e, barış ve huzurun yerleşmesi anlamına geliyordu. İslam'ın hakimiyeti, Filistin'de farklı toplumların bir arada yaşayabileceği bir çağın başlangıcı oldu. Filistin, Peygamberimiz (sav)'den sonraki ikinci halife olan Hz. Ömer tarafından fethedildi. Hz. Ömer'in Kudüs'e girişi, ardından buradaki farklı toplumlara karşı gösterdiği olağanüstü adalet, olgunluk ve nezaket, başlayan güzel dönemin habercisiydi.

Müslümanlarla birlikte Kudüs'e ve tüm Filistin'e "medeniyet" geldi. Birbirlerinin kutsal değerlerine saygı göstermeyen, anlayışların yerine, İslam ahlakının adil ve mutedil kültürü hakim oldu. Hz. Ömer'in fethinden sonra Filistin'de asırlar boyu barış ve huzurlu hayat yaşandı. Müslümanlar hiç kimseyi zorla İslamlaştırmaya çalışmadılar, ancak İslam'ın Hak Din olduğunu gören bazı gayrımüslimler kendi rızalarıyla İslamiyet'i seçtiler.


Haçlı Seferleri Döneminde Selahaddin Eyyubi’nin Adaleti

Haçlı ordusu, Kudüs'ü kendisine başkent yapmış ve sınırları Filistin'den Antakya'ya kadar uzanan bir Latin Krallığı kurmuştu. Ancak Haçlıların Filistin'deki hakimiyetleri çok uzun sürmeyecekti. Ortadoğu'daki tüm Müslüman emirliklerini birleştiren Selahaddin Eyyubi, 1187'deki Hıttin Savaşı'nda tüm Haçlı Ordusunu bozguna uğrattı.
Selahaddin Eyyubi Hıttin'in hemen ardından Kudüs'e girerek 88 yıldır Haçlı işgali altında olan şehri kurtardı. Haçlılar, 88 yıl önce Kudüs'ü aldıklarında içindeki tüm Müslümanları öldürmüşlerdi ve bu yüzden bu sefer de Selahhaddin Eyyubi'nin aynı vahşeti kendilerine yapmasını korkuyla bekliyorlardı. Oysa Selahhaddin Eyyubi kenttekilerin hiç birine dokunmadı. İngiliz tarihçi Karen Armstrong, Müslümanların bu ikinci Kudüs fethini şöyle anlatır:

“2 Ekim 1187'de Selahaddin ve ordusu Kudüs'e fatihler olarak girdiler; gelecekteki 800 yıl boyunca şehir bir Müslüman kenti olacaktı... Selahaddin (katliam yapmamak üzere) önceden Hıristiyanlara verdiği sözü tuttu ve şehri yüksek İslami prensiplere göre aldı.” (Karen Armstrong, Holy War, s. 185)
Bu gerçek, Selahaddin Eyyubi'den sonraki 7 yüzyıl boyunca, özellikle de Osmanlı döneminde ispatlanmaya devam etti.


Osmanlı Halifelerinin Adaletli Yönetimi

1514 yılında Yavuz Sultan Selim'in Kudüs'ü ve civarını fethi ile birlikte, Filistin'de yaklaşık 400 yıl sürecek Osmanlı yönetimi başladı. Bu dönem, Osmanlı'nın diğer eyaletlerinde olduğu gibi, Filistin'de de barışı ve istikrarı sağlayacaktı.

Ortadoğu’nun bu dönemlerinde Osmanlı'nın kurduğu idarenin Kuran ahlakına uygun olması kuşkusuz önemli bir gerçektir. Pek çok tarihçi ve siyaset bilimci de bu gerçeğe dikkat çekmektedir. Bunlardan biri de, dünyaca ünlü Ortadoğu uzmanı Prof. Dr. Edward Said idi. Kudüslü Hıristiyan bir aileden gelen ve Amerikan üniversitelerinde çalışmalar yapmış olan Edward Said, kendisiyle yapılan bir röportajında, Ortadoğu'da kalıcı bir barışın inşa edilebilmesi için "Osmanlı Sistemi"ni önermişti. Said'in yorumu şöyleydi:

“Osmanlı’nın uyguladığı sistem, şu an sahip olduğumuzdan çok daha insancıl gözükmektedir.” (18.8.2000, Ha'aretz Gazetesi; MiddleEast.Org, Ağustos 2000)


İslamiyet’teki Adaletin Kaynağı: Kuran Ahlakı

Osmanlı İmparatorluğu'nun ve diğer Müslüman devletlerin son derece adil ve insancıl yönetimler kurmasının temel nedeni, Kuran'da bu şekilde bir yönetimin emredilmiş olmasıdır. Hz. Ömer'in, Selahaddin Eyyubi'nin, Osmanlı padişahlarının ve daha nice Müslüman hükümdarın (bugün Batılılar tarafından da kabul ve takdir edilen) bir merhamet, adalet ve kararlılık göstermelerinin nedeni, Yüce Rabbimiz’in Kuran'daki emirlerine olan sadakatleriydi. İslam ahlakına uygun yönetim anlayışının temelini oluşturan bu emirlerin bazıları şöyledir:

“Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir.” (Nisa Suresi, 58)


“Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.” (Nisa Suresi, 135)

İslam tarihinin adaletli, müşfik, mütevazı ve olgun hükümdarlarla dolu olması, Allah'ın Müslümanlara Kuran'da bildirdiği üstün ahlaktan kaynaklanmaktadır. Müslüman bir yönetici Allah'tan korktuğu için, kendisine verilen hiçbir imkan ve iktidar onu dejenere etmez, şımartmaz, kibirlendirip zalimleştirmez.


Ortadoğu'da Barış Nasıl Sağlanır?

Osmanlı İmparatorluğu'nun bölgeden çekilmesiyle bitmiş olan “Osmanlı Barışı” bugün hala telafi edilebilmiş değildir. Ancak şu anda özellikle Filistin’de barış ve huzurun bir an önce kurulması zorunludur. Buradaki yaşama şartları her geçen gün güçleşmekte, yaşanan sıkıntıların dozu giderek artmaktadır. Masum bir halkın tüm haklarını elinden alarak ve onları açlığa ve yokluğa mahkum ederek kurulacak bir barış adaletli olmayacaktır. Daha da önemlisi böyle bir barış gerçek anlamda bir barış değildir. Çünkü böyle bir barış güvenlik ve huzuru hakim kılamaz, tam aksine karmaşa ve kaosun artmasına neden olur. Topraklarından çıkarılan tüm insanların razı olacağı bir ortamın hakim olması ise ancak adaletin, eşitliğin ve insan haklarının her yönüyle gözetildiği bir barış planı ile mümkün olabilir.

Bölgedeki vahim durumu gazetelerden ve televizyonlardan takip etmek durumunda olan bizler için hiçbir şey yokmuş gibi yaşamaya devam etmenin sorumluluğu, kuşkusuz büyük olur. Bu yüzden bizlerin sorumluluğu, tüm dünyayı Allah'a iman etmeye, din ahlakının getirdiği güzellikleri yaşamaya davet etmek ve Kuran ahlakının karşısında yer alan din düşmanı ideolojilerle fikri bir mücadele yürütmektir.
Müslümanlar olarak temennimiz, akan kanların durması ve Ortadoğu'ya barış gelmesidir. Allah'ın izniyle barışın gerçekleşmesinin vesilesi ise, Hz. Mehdi önderliğinde islam birliğinin kurulması olacaktır.


Ortadoğu'da Barışın Tesis Edilmesine Hz. Mehdi Vesile Olacaktır

Peygamberimiz (sav)'in Ahir Zamanı anlatan hadislerine genel olarak bakıldığında dikkati çeken ortak nokta, Hz. Mehdi çıkıncaya kadar Ortadoğu topraklarında karışıklıkların, fitnelerin ve büyük olayların yaşanacağıdır. Bu konuyla ilgili hadislerden biri şu şekildedir:

“Şam’da fitneler bir taraftan sakinleştikçe, diğer bir taraftan alevlenir. Gökten çağırıcı bir melek ’Hz. Mehdi emirinizdir. Hz. Mehdi Halifenizdir’ demedikçe de fitneler bitmez.” (Mustafa Reşit Filizi, Risalet-ül Huruc-ül Hz. Mehdi, s. 63)

Hz. İsa ile birlikte yeryüzünde bulunacak olan Hz. Mehdi’nin çıkışı öncesinde Şam bölgesinde büyük karışıklıklar olacağı hadisten anlaşılmaktadır. Şam, Arapçada kelime manası olarak ’sol’ anlamına gelir ve eskiden beri Hicaz bölgesinin (Mekke ve Medine şehirlerinin bulunduğu bölge) sol tarafında kalan ülkeleri ifade eder. Dolayısıyla bu hadis Ortadoğu bölgesinde halen devam eden çatışmaların kimi zaman azalıp kimi zaman artacağına ve ancak Hz. Mehdi çıkınca tam anlamıyla sona ereceğine işaret etmektedir. Ayrıca, Hz. Mehdi’nin çıkışı ile beraber Müslümanların onun etrafında birlik olmasıyla kurulacak İslam Birliği de Allah’ın izniyle bu sorunların tamamının çözümüne vesile olacaktır. (Doğrusunu Allah bilir).

Etiketler: , , , , , , , ,

BİRLİK MÜSLÜMANLARA GÜÇ KAZANDIRIR

07:02 / Gönderen Baran /



Müslümanlar arasındaki çekişmenin veya dağılmanın, onları manevi olarak güçten düşürecek bir gelişme olacağı açıktır. Bu, Allah'ın Kuran'da iman edenlere bildirdiği sırlardan biridir ve bununla önemli bir gerçeğe daha dikkat çekilmektedir: Nasıl ki ayrılıklar ve çekişmeler Müslümanları manevi olarak güçten düşürüyorsa, birlik ve tesanüd (dayanışma) de Müslümanlara güç kazandıracaktır. Allah Kuran'da, iman edenlerin "haklarına tecavüz edilmesi" durumunda birlik olup karşı koymalarını buyurmuştur:

Ve haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır. (Şura Suresi, 39)
Bu, iman edenlere İlahi bir emirdir ve pek çok hikmeti vardır. İnkarcı ideolojilerin fikren yok edilmesi de, ancak Müslümanların ittifak etmeleri ile mümkündür.
Ancak elbette unutmamak gerekir ki, iman edenlerin ittifakını güçlü kılan aslında onların imanları ve ihlaslarıdır. Gerçek dostluk ve ittifak ancak samimi iman ile kurulur. Müminler, birbirlerini araya hiçbir çıkar ya da menfaat beklentisi katmadan, halis niyetle ve sadece Allah rızası için sever, Allah rızası için dost olur ve Allah rızası için birlik olurlar. Temeli dünya üzerindeki en sağlam kaynağa, Allah sevgisine ve Allah korkusuna dayalı olan bu birliğin bozulması, dağılıp yıkılması Allah'ın dilemesi dışında hiçbir şekilde mümkün olmaz. Böylesine sağlam bir ittifakın, Müslümanlara dünyada eşine az rastlanır bir güç kazandıracağı ise açıktır. Rabbimiz, "... Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah'ın izniyle galib gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir." (Bakara Suresi, 249) ayetinde başarıya ulaşmak için sayıca büyük olmanın önemli olmadığına işaret etmiştir. Müslümanların iman ve ihlasa dayalı kurdukları birliktelik, onlara çok büyük başarılar elde etmelerini sağlayacak bir şevk ve irade kazandıracaktır.

Allah bir başka ayette ise, inkar edenlerin birarada hareket ediyormuş gibi görünmelerine rağmen aslında birlik kuramadıklarını bildirmiştir:

... Kendi aralarındaki çarpışmaları ise pek şiddetlidir. Sen onları birlik sanırsın, oysa kalpleri paramparçadır. Bu, şüphesiz onların akletmeyen bir kavim olmaları dolayısıyla böyledir. (Haşr Suresi, 14)

Samimiyet üzerine, halis niyetle inşa edilmemiş birliktelikler her ne kadar dayanışma içinde gibi görünseler de temelde paramparçadırlar. Çünkü onların ittifakları, bir tür menfaat birlikteliğidir ve menfaatlerinin zarar görmesi ihtimali bu birlikteliğin hemen sonunu getirir. Müslümanlar, Allah'ın Kuran'da bildirdiği bu sırra vakıftırlar. Müslümanların birlikteliği, dünyevi kayıplarla sarsılmaz tam tersine daha da güçlenir. Bu ruh ve bilinç Müslüman ittifakını çok güçlü kılar. Büyük İslam alimi Said Nursi de, Müslümanların ihlas ve samimiyetle oluşturacakları birlikle ne kadar büyük kuvvet kazanacaklarını şu örnekle ifade etmiştir:
Elbette dört ferdden bin yüz on bir manevi kuvvet sağlayan ihlas sırrını kazanmak ile, dayanışmaya ve hakikate inanmaya muhtacız ve mecburuz. Evet üç elif birleşmezse, üç kıymeti var. Rakamların sırrı ile birleşse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer kardeşlik sırrı ve birlik gayesi ve birleşme vazifesi ile denk gelip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi hakiki ihlas sırrı ile, on altı fedakar kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i maneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok tarihi olay şahitlik ediyor.

Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakikî, samimî bir birlikte her bir ferd, diğer kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on gerçek birleşmiş adamın her biri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda manevî kıymeti ve kuvvetleri vardır.

Etiketler: , , , , , , ,

MÜSLÜMANLARIN BİRLİK OLMASI FARZDIR

06:59 / Gönderen Baran /


 
Müslümanların birlik olmaları, sadece mevcut sıkıntıların sona ermesi için ihtiyaç duyulan siyasi bir gereklilik değildir. Bundan daha da önemlisi, birlik, zaten Müslüman olmanın gereklerinden biridir. Müslümanların hayatlarının her anında olduğu gibi, ulusal ve uluslararası siyasetlerinde de Kuran ahlakına göre davranmaları gerekir. Kuran ahlakı ise öncelikli olarak İslam dünyasının ittifak etmesini gerektirmektedir. Kuran ahlakının esas alınması, bu ittifakın kalıcı olmasını ve kendisinden beklenen aktif rolü üstlenmesini sağlayacaktır.

İslam ahlakı Müslümanların daima birleştirici davranmalarını, dayanışma ve kaynaşma içinde din kardeşleri olmalarını gerektirir. Allah Kuran'da müminlere "çekişip birbirlerine düşmemelerini" (Enfal Suresi, 46) emretmekte ve bunun Müslümanları zayıflatacak bir durum olduğunu bildirmektedir. Bir başka ayette de şu şekilde emredilir:

Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır. (Al-i İmran Suresi, 105)

Vicdan ve aklı selim ile hareket eden, kendi çıkarlarını değil adaleti gözeten bir müminin diğer iman edenlerle ile ittifak sağlayamaması, sürekli bir anlaşmazlık içinde olması mümkün değildir. Bu, bireyler temelinde geçerli olduğu gibi toplumlar ve milletler temelinde de geçerlidir. Nitekim Allah Kuran'da bu gerçeğe de dikkat çekmiş, Müslüman toplulukların birbirlerine karşı adaletsizlik yapmalarını ve düşmanca davranmalarını yasaklamıştır. Kuran'da böyle davrananların durdurulması ve farklı Müslüman toplumların "aralarının bulunması" bildirilmiştir:

Mü'minlerden iki topluluk çarpışacak olursa, aralarını bulup-düzeltin. Şayet biri diğerine tecavüzde bulunacak olursa, artık tecavüzde bulunanla, Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın; eğer sonunda (Allah'ın emrini kabul edip) dönerse, bu durumda adaletle aralarını bulun ve (her konuda) adil davranın. Şüphesiz Allah, adil olanları sever. (Hucurat Suresi, 9)

Elbette her Müslüman toplum arasında, bölgesel, kültürel ve geleneksel bazı anlayış ve uygulama farklılıkları olabilir. Farklı yorumlar, farklı görüşler, farklı mezhepler olacaktır. Bu son derece doğaldır. Olmaması gereken, bu farklılıklar nedeniyle bir Müslüman toplumun veya grubun diğerine cephe alması, onunla diyaloğu kesmesi, ortak değerlerde mutabakat sağlayamayacak kadar diğerini yabancı ve hatta hasım olarak görmesidir. Bu, kabul edilebilir bir durum değildir.

Allah, Kuran'da Müslümanları bu hataya düşmemeleri için uyarmış ve Kitap Ehli'nin bu konudaki hatalarını da ibret olarak göstermiştir. Kuran'da Kitap Ehli'nin (Hıristiyanlar ve Yahudilerin) hataları bildirilirken, bu toplulukların kendi aralarında parçalanıp, ayrılıklara düşmeleri de belirtilmektedir. Beyyine Suresi'nin 4. ayetinde Kitap Ehli'nin kendilerine apaçık belgeler gelmiş olmasına rağmen fırkalara ayrılmış oldukları haber verilir. Diğer ayetlerde ise bu ayrılmanın sebepleri arasında, "aralarındaki tecavüz ve haksızlık", "aralarındaki kıskançlık", "hakka başkaldırma" gibi kötü ahlak özellikleri bildirilmektedir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:

Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, yalnızca aralarındaki 'tecavüz ve haksızlık' dolayısıyla ayrılığa düştüler... (Şura Suresi, 14)


Hiç şüphesiz din, Allah Katında İslam'dır. Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki "kıskançlık ve hakka başkaldırma" (bağy) yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın ayetlerini inkar ederse, (bilsin ki) gerçekten Allah, hesabı pek çabuk görendir. (Al-i İmran Suresi, 19)

Bu ayrılığa düşme nedeniyle Kitap Ehli'nin tarihinin büyük çatışmalarla dolu olduğu, bilinen bir gerçektir. Hıristiyanlığın ilk 1600 yıllık tarihi, birbirleri ile çatışan farklı Hıristiyan mezheplerinin tarihi sayılabilir. Ufak yorum farklılıkları bile Hıristiyanların birbirlerini inkarcılıkla suçmalarına neden olmuştur. Bu çekişme içinde Roma Katolik Kilisesi zamanla egemenlik sağlamış, ancak sonraki yüzyıllarda da bu kez bu Kilise "sapkın" (heretik) saydığı farklı dini mezheplere (bunlar arasında Docetism, Montanism, Adoptionism, Sabellianism, Arianism, Pelagianism ve Gnosticism sayılabilir) karşı büyük bir baskı uygulamıştır. Papalığın, 11. yüzyıldan itibaren Katharlar ve Bogomiller gibi farklı dini akımlara uyguladığı baskılar, ardından da Protestanlar ile Katolikler arasında patlak veren ve bir yüzyıldan fazla süren kanlı savaşlar, Avrupa tarihinin en karanlık çağlarına denk gelmektedir. İlginçtir ki, Avrupa medeniyetinin yükselişi, ancak söz konusu mezhep savaşlarının bitmesinden sonra başlamıştır. Siyasi tarihçilerin kabul ettiği gibi, modern Avrupa, farklı Hıristiyan mezheplerinin birbirlerine tolerans göstermesi gerektiği fikrinin egemen olduğu ünlü Westphalia Barışı'ndan (1648) sonra doğmuştur.

İnsanların dinde parçalanmalarının temelinde, Allah'ın emrettiği ahlakı gereği gibi yaşamıyor olmaları vardır. Bu ahlak tevazuyu esas alır. Tevazudan uzaklaşanlar, kendilerini ve kendi fikirlerini mutlak doğru olarak görür, kendilerinden farklı düşünenleri küçümser ve onlara düşmanlık beslerler. Kendi görüşlerinin mutlak doğru olduğundan hiç kuşku duymadıkları için, kendilerini hiçbir zaman sorgulamaz ve dolayısıyla daha iyiye, daha doğruya gidemezler. Sadece kendi yorumunu beğenip bununla övünenlerin durumuna Kuran'da, "... onlar, işlerini kendi aralarında (farklı) kitaplar halinde böldüler; her bir grup, kendi ellerinde olanla yetinip sevinmektedir." (Müminun Suresi, 53) ayetinde dikkat çekilmiştir.

Bu, Allah'tan korkup sakınanların ve ahiret gününde hesap vereceğine iman edenlerin şiddetle sakınıp korunmaları gereken bir durumdur. Bu konunun önemini fark edenlerin, diğer müminleri de parçalanmaktan, dağılmaktan, ayrılmaktan sakındırmaları, Müslümanların Kuran ahlakında ittifak etmelerini sağlamak için gayret etmeleri gerekmektedir.

Örnek Müslümanlar, insanlara - Rabbimiz'in tecellileri olduğunun bilinciyle- sevgi, merhamet ve şefkatle yaklaşırlar. Kendileriyle aynı inancı paylaşan, Kuran'a iman eden, Allah'ın emirlerini yerine getiren ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetine uyanları ise kardeşleri olarak görür ve birbirlerinin velileri olduklarını unutmazlar. Yapılması gereken, farklı Müslüman topluluklar arasında olabilecek kültürel ve geleneksel farklılıklar ve bazı görüş ayrılıkları nedeniyle hizipleşmekten sakınmak, bunları sürekli ön plana çıkarıp ihtilafa zemin hazırlamak yerine, Kuran ahlakını yaşamakta ittifakı desteklemektir. Müslümanlar ittifakta birbirlerini desteklemeli, ihtilaflı konularda da hoşgörülü olmalı, anlayışlı davranmalıdırlar. Yukarıda da vurguladığımız gibi, özellikle bu konunun öneminin farkında olan samimi Müslümanlar ve İslam dünyasının önde gelen düşünür ve aydınları bu konuda yoğun girişimlerde bulunmalı, Müslümanlar arasında birlik ve beraberliği teşvik etmelidirler. Müslüman dünyası içinde sevgi, saygı, merhamet, hoşgörü üzerine kurulu bir dayanışma inşa edilmelidir.

Bir kez daha hatırlatmak gerekir ki, İslam ahlakının özünde, ihtilaf ve ayrılıkları değil, inanç birliğini ve ortak değerleri temel alan bir anlayış vardır. Hz. Muhammed (sav), "Size iki şey bırakıyorum onlara sımsıkı sarıldıkça asla dalalete düşmeyecek ve sapıtmayacaksınız: Kuran ve benim sünnetim" sözleriyle Müslümanlara uymaları gereken yolu göstermiştir. Bizlere düşen bu yola uymaktır. Hak dine uymak ve ayrılığa düşmekten sakınmak, Rabbimiz'in tüm inananlara emridir. Allah, ayetinde şu şekilde buyurmuştur:

O: "Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin" diye dinden Nuh'a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri' etti (bir şeriat kıldı). Senin kendilerini çağırdığın şey, müşriklere ağır geldi. Allah, dilediğini buna seçer ve içten Kendisi'ne yöneleni hidayete erdirir. (Şura Suresi, 13)

Bizim dindar Hıristiyanlara ve Yahudilere olan çağrımız da budur:

Allah'a iman eden ve O'nun vahyine itaat eden insanlar olarak, gelin ortak bir "iman" kelimesinde birleşelim.

Hepimiz Yaratıcımız ve Rabbimiz olan Allah'ı sevelim. O'nun emirlerine uyalım.

Ve Allah'ın bizi daha doğruya eriştirmesi için dua edelim.

Etiketler: , , , , ,

KURAN'DA YER ALAN BİRLİK AYETLERİ

06:55 / Gönderen Baran /



Kuran'ın birçok ayetinde Müslümanların kardeş oldukları, birlik ve beraberlik ruhu içinde hareket etmeleri gerektiği, dayanışma halinde olmaları gerektiği bildirilmiştir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:

Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah'tan korkup-sakının; umulur ki esirgenirsiniz. (Hucurat Suresi, 10)



Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran Suresi, 103)



... Eğer mü'min iseniz Allah'tan korkup-sakının, aranızı düzeltin ve Allah'a ve Resulü'ne itaat edin. (Enfal Suresi, 1)


Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 46)



Bir de onlardan sonra gelenler, derler ki: 'Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten Sen, çok şefkatlisin, çok esirgeyicisin. (Haşr Suresi, 10)



İnkar edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur. (Enfal Suresi, 73)



Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır. (Al-i İmran Suresi, 105)



Mü'minlerden iki topluluk çarpışacak olursa, aralarını bulup-düzeltin. Şayet biri diğerine tecavüzde bulunacak olursa, artık tecavüzde bulunanla, Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın; eğer sonunda (Allah'ın emrini kabul edip) dönerse, bu durumda adaletle aralarını bulun ve (her konuda) adil davranın. Şüphesiz Allah, adil olanları sever. (Hucurat Suresi, 9)

Etiketler: , , , , , , ,